


Okuma Süresi: 6 dakika
Husserl'in fenomenolojisinde özne bu dünyada verili bir nesneyle yüzleşir. Husserl, yönelimsellik kuramı ile bilincin her nesne tarafından tekrar şekillendirilerek, o nesnenin bilinci olduğunu öne sürerek özne-nesne ikiliğini aşmaya çalışır. Ancak bu yine de, bilincin her zaman özne tarafından şekillendirildiğini gösterir. Bilinç, kazanılan öznel deneyim yoluyla gelişir ve dönüşür. Fakat bu dönüşüm de öznenin kendi içindedir.
Çağdaş Fransız düşünür Jean-Luc Marion'a göre, Husserl'in fenomenolojisinin üç ana kilit noktası vardır. Bu anahtarlardan ilki, şeylerin ortaya çıktıklarında bilinç vermesi gerektiği fikridir. Nesneleri bilmenin koşulları, bilinçteki tezahürlerine göre oluşur. İkinci anahtar ise, özellikle bilim ve psikoloji eleştirisinde geçerli olan, askıya alınmış davranış yoluyla bilincin ön yargılarından kurtulmak ve şeylerin özüne dönmektir. Üçüncü anahtarın en temel anahtar olduğu söylenebilir: bilincin amaçlılığı. İdealizm-gerçekçilik, özne ve nesne ikiliğini aşarak bilincin yapısını tanımlayan yönelimsellik kavramıdır. Bu, "her bilinç bir şeyin bilincidir" anlamına gelir. Şeylerin kendisi insan zihninde ne şeyler ne de kavramlardır. En başından beri bilinç ile nesneler arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bu ilişki her iki yönden de önemlidir.
Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım!” dediğinde, düşünmeyi öznel bir eylem kısmında alıyordu. Varlığın kanıtını dayandırdığı düşünme alanından düşünülenler alanına bir geçiş yapmamıştı. Düşünen ve düşünülen arasındaki ilişkiyi, yönelimsellik ile adlandırarak çalışan kişi Husserl oldu.
Husserl’e göre, düşünmek nesneden bağımsız değildir, olamaz. İnsan sürekli düşündüğü nesnelere bir yönelmişlik durumundadır. Her bilinç bir şeyin bilincidir. Nesne olmadan özne olunamaz, özne yoksa, nesne de var olamaz. Bu anlamda Husserl’de özne ve nesne birbirini var eden bir ilişki içindedir.
Özne Husserl’de kurucu durumda olduğu için, yani, bilinç sahibi her karşılaştığı nesne ile o nesnenin bilincine varır ve bu karşılaşmalar kümülatif olarak birikir ve sonrasında karşılaşılan nesnelerde öncekilerin izleri olacaktır, Husserl’in Descartes’ın kati özne merkezciliğini tam anlamıyla kırabilmiş olduğu söylenemez. Kurucu durumdaki öznenin, belirli durumlarda farklı nesnelerle doğrudan bir ilişki kurduğu bir formüle varırız.
Sonraları Husserl’in fenomenolojisini inceleyen ve yönelimselliği çalışan Levinas ise, özneyi nesne karşısında edilgen bir konuma koyar. Levinas’ta yönelimsellik aşkın bir anlamı gerektirir. Çünkü yönelimsel olan bilinç, kendinden başka bir şeye yönelme durumundadır, bu anlamda kendini aşar (Levinas, 1995, s. 39). Bilinç ve nesne arasında bir köprü konumunda olan yönelimsellik, özne ve nesne arasındaki boşluğu doldurmak için değildir. Düşüncenin nasıl olup da kendini aşkın bir şeyi kavradığını araştırır (Levinas, 1998, s. 20)
Ancak Levinas’ın Husserl okuması da, Heidegger süzgecinden geçmiş bir okumadır. Levinas’a göre, Heidegger’le Husser’in arasındaki bir fark da budur. Heidegger’de özne hiçbir zaman mutlak olarak kendine bilinebilir bir halde değildir, özne daima bir tarih, bir köken tarafından domine edilmiş ve belirlenmiş haldedir. Zaten “dünyada olma” da bunu gerektirmektedir (Levinas, 1998, s. 84).
Özne ve nesne ilişkisi, Husserlci anlamda ben ve öteki olsa da, yine içerideki aynılığa odaklanan ve aynılıktan başkalık türeten bir çizgide ilerliyor. Öznenin edilgenliği hayal edilmezken, İnsan ve Makine ikiliği özellikle Yapay Zeka tartışmalarında, Descartes - Husserl - Heidegger ve Levinas’ın adımlarını izliyor gibi görünmüyor mu?
“Düşünüyorum”un kurucu rolünü, düşünebilen başka bir nesneye yönelerek ve o nesnenin bilincine erişerek esneten insan, Yapay Zeka’yı da aynılık ve başkalık ilişkisi içerisinde değerlendirmiyor mu?
Isaac Asimov’un “Ben, Robot”u Susan Calvin isimli bir robot psikoloğunun kronolojik olarak robot tarihi ile ilgili anılarını anlattığı 9 öyküden oluşur. Bu hikayelerin hepsinin temelinde Asimov’un 3 robot yasası yatar. Hikayelerin temeldeki ortak noktası, görevini yapmakta başarısız olan ya da kuralların görevi gereği esnetildiği robotların yarattığı karmaşalardır.
Kural: Bir robot, bir insana zarar veremez ve hareketsiz kalarak o insanın zarar görmesine seyirci kalamaz.
Kural: Bir robot, bir insan tarafından verilen emri yerine getirmek zorundadır. Fakat bu emirler birinci kural ile çelişkili olmadığı durumlarda geçerlidir.
Kural: Bir robot, her daim kendi varlığını korumak zorundadır. Fakat bunu yaparken birinci ve ikinci kuralla çelişmemelidir.
Bu kurallar insanların yaşamını korumak için koyulmuş ve hikayelerde verili durumlar göz önüne alındığında son derece önemli kurallar olmakla birlikte, günümüzdeki insan - makine tartışmalarının bu bağlamda dönmediğine şahitlik etmişsinizdir.
Yapay Zeka’nın bir düşünme yeteneği olması demek, Yapay Zeka’nın da kendi içerisinde bir özne olması anlamına gelir. Ontolojik yöntem yerine, fenomenolojik yöntem ile şekillenen Yapay Zeka’nın, oluşan durumlardaki seçimleri tamamen yönelimsellik üzerinden karşılaştığı nesnelerle belirlenebilir. İnsan, düşünebilen bir Yapay Zeka karşısında tamamiyle kurucu özne olmaktan çıkıp, kurucu ve kurulan olarak iki rol edinecektir.
Bu durumda insanın korktuğu şey, karşısındaki nesnenin düşünebilirliği ile kendi içerisinde edilgenlikten çıkmış olması ve bu ilişkide karşılıklı iki özne olmasının tehditkar gelmesinden midir?
İnsanın bu ilişkiye Levinas’ın yaptığı gibi etik tarafından yaklaşmaması, Husserlci bir özne-nesne ilişkisinde kendisini konforlu hissetmesinden midir?
Yoksa Heidegger’in dediği gibi, insan öznesi zaten başka bir takım nesneler tarafından domine edilmiştir ve en başından beri edilgen olduğunun farkında değil midir?
Belki de Levinas’ın kurduğu başkalık ilişkisi, öznenin kendinden başka bir şeye yönelirken egoyu bir kenara bırakarak kendini aşması ancak zamanla deneyimlenebilecek bir şeydir.
Kaynakça