


Barış Onur Örs
Küresel sistem gün geçtikçe daha kırılgan hale geliyor. Aşırı optimizasyon, merkeziyetçilik, artan hız, toplumları beklenmeyen olaylara karşı daha savunmasız kılıyor. Küreselleşmeyle birlikte bir bölgede yaşanan krizin diğer bölgelere sıçraması artık kaçınılmaz. 2008'deki global finansal kriz, bu tür bir kırılganlığın nasıl domino etkisi yaratabileceğini göstermiş, birkaç büyük finansal kuruluşun iflası, dünya genelindeki ekonomilere yayılan bir şok dalgası yaratmıştı. Enerji şebekeleri ve dijital altyapılarda yaşanan aksamalar artık bütün sistemleri etkileyebiliyor. Siber saldırılar veya teknolojik hatalar, dev sistemlerin çökmesine neden olabiliyor. Ya da normal şartlarda etkisi lokal olabilecek doğal olaylar, birbirine tamamen bağlanmış sistemleri artık kolayca etkiliyor. Örneğin, 2010'da gerçekleşen İzlanda'daki yanardağ patlaması, Avrupa üzerinde büyük bir volkanik kül bulutunun oluşmasına neden olmuş ve uluslararası hava trafiğinde ciddi aksamalar yaratmıştı. Karmaşıklığı giderek artan sistemler, spesifik bir amaca yönelik olarak tasarlandığında krizlere ya da şoklara karşı daha hazırlıksız hale geliyor. Örneğin bir tedarik zinciri ne kadar optimize edilirse, bir parçasında meydana gelen kesinti bütün zinciri bozabiliyor. Covid 19 salgını, modern toplumun hem biyolojik hem de ekonomik olarak ne kadar bağlantılı ama aynı zamanda kırılgan olduğunu göstermişti.
İngilizce'de esneklik, dayanıklılık anlamına gelen “resilience”, Latince'de 'geri sıçramak' demek olan 'resilire' kelimesinden türetilmiştir. Birçok bağlamda “resilience” bir sistemin - kişi, topluluk, ekosistem veya malzemenin- krizlerden kurtulma veya değişikliklere uyum sağlama yeteneğine işaret eder. Kırılganlık ise, İngilizce'de “fragility” demektir ve 'kolayca kırılan' anlamına gelen yine Latince 'fragilis' kelimesinden türemiştir. Bir sistemin stres unsurlarına ne kadar duyarlı olduğunu belirtir. 20.yüzyılda, araştırmacılar bazı bireylerin olumsuz olayların nasıl üstesinden gelebildiğini diğerlerinin gelemediğini anlamaya çalıştılar. Eşzamanlı olarak, ekolojide, ekosistemlerin olumsuz dış etmenlere rağmen işlevlerini ve yapılarını nasıl sürdürdüğünü vurgulayan esneklik teorisi ortaya çıktı. Mühendislikte, malzemelerin ve yapıların strese nasıl karşı koyabildiğini tanımlamak için her iki kavram da kullanıldı.
21.yüzyılda, sosyal ve ekolojik esnekliği birleştiren sosyo-ekolojik sistemler kavramı ortaya çıktı. Esneklik ayrıca finansal sistemlere, işletmelere ve tedarik zincirlerine de uygulandı, şoklara uyum sağlama ve geri dönme yetenekleri incelendi. Dünya genelindeki şehirler, iklim değişikliğinin etkilerinden salgınlara kadar her şeyi ele almak için esneklik/dayanıklılık planlamasını benimsemeye başladı. Bugün, dayanıklılık ve kırılganlık kavramları sadece zıt olarak algılanmakla kalmıyor, aynı zamanda belli bir spektrum üzerinde var olma eğilimdeler. Bir sistem, bazı yönlerden esneklik gösterirken diğer yönlerden kırılgan olabilir. Güncel yaklaşım, bir sistemin çok yönlü doğasını ve içindeki bağlantıları göz önünde bulundurarak bütünsel bir anlayışı vurgulamaktadır.
Alternatif yaklaşımlar
Nassim Nicholas Taleb, “Antifragile: Things That Gain From Disorder” adlı kitabında dayanıklılık kavramına alternatif olarak “antifragile” kavramını ortaya koymuştur. Ona göre dayanıklı sistemler zorluklara karşı direnç gösterip statükoyu korurken antifragile sistemler zorlukları bir avantaja dönüştürerek gelişir. Taleb'e göre antifragile sistemler oluşturmanın yolu, merkeziyetçilikten kaçınmaktan, yerel ve bireysel inisiyatifleri teşvik etmekten geçmektedir. Yerellik ve bireysel deneyimler, sistemlerin çeşitlenmesine ve farklı stratejiler denemesine olanak tanır. Bu, toplam riskin azaltılmasında ve dayanıklılığın artırılmasında etkili olur. Taleb, risklerin ortadan kaldırılamayacağını savunur. Bu nedenle en iyi strateji riskleri minimize etmek yerine ondan nasıl faydalanacağını düşünmek olmalıdır. Taleb şöyle demiştir: “Kırılgan olan, bir şoku kaldıramayandır. Dayanıklı olan, bir şoku kaldırabilen ama ondan faydalanamayandır. Antikırılgan olan ise şoktan faydalanandır. Dayanıklılık kırılganlığın bir cevabıdır.”
Bazı dayanıklı sistemler radikal bir değişiklikten sonra temel durumlarına geri dönebilirler, ancak mutlaka böyle olması gerekmez. Dayanıklı sistemlerin geri dönecekleri bir temel kalmamış olabilir. Sistemler baştaki durumlarına geri dönmek yerine değişen koşullara adapte olabilirler.
Andrew Zolli ve Ann Marie Healy “Resilience: Why Things Bounce Back" adlı kitaplarında sistemlerin dayanıklılığı için bazı prensipler önermişlerdir. Sıkı geri bildirim döngüleri, dinamik yeniden organizasyon, dahili karşı mekanizmalar, ayırma, çeşitlilik, modülerlik, basitlik, sürüleme ve kümeleme olarak sınıflandırdıkları bu prensiplerden yola çıkarak şu soruları sormak mümkün olur: Eylemlerimiz ve sonuçları arasında daha etkili geri bildirim döngülerini nasıl oluşturabiliriz? Kendimizi bir kaynaktan nasıl ayırabiliriz veya altyapımızı nasıl daha modüler hale getirebiliriz?
Zolli ve Healy'ye göre dayanıklı sistemler, başarısız olsalar bile bunu zarif bir şekilde gerçekleştirir. Bu zarifliğin anahtarı ise şu mekanizmalardır: tehlikeli durumlardan kaçınma, girişimleri tespit etme, bileşen hasarını en aza indirme ve izole etme, kaynakları çeşitlendirme, gerekirse minimum düzeyde çalışmayı sürdürme ve radikal bir değişimin ardından kendi kendini düzenleme, yeni normale entegre etme. Hiçbir sistem mükemmel değildir, aslında tam tersi: Görünüşte mükemmel olan sistemler en kırılgan olanıdır, ara sıra başarısızlığa uğrayan dinamik bir sistem en sağlam sisteme dönüşebilir. Dayanıklı olan ise, yaşamın ta kendisi gibi, dağınık, kusurlu ve verimsizdir. Ancak hayatta kalır.
Brian Walker ve David Salt'ın "Resilience Thinking" (Dirençli Düşünme) adlı eseri, ekosistemlerin ve sosyal sistemlerin karşılaştığı zorluklar ve bu zorluklara nasıl tepki verdikleri konusunda derinlemesine bir incelemeye sahiptir. Walker ve Salt, "direnç" kavramını sadece bir sistemin belirli bir şoka veya strese karşı nasıl dayandığı olarak tanımlamazlar. Onlar için direnç, bir sistemin bu tür şoklara veya streslere karşı nasıl tepki verdiği, bu durumları nasıl absorbe ettiği, öğrendiği ve yeniden örgütlendiği anlamına gelir. Walker ve Salt, sosyal sistemlerin daha dirençli olabilmesi için şu noktalara dikkat çekmiştir:
Aşırı Düzeyde Uzmanlaşmanın Riskleri: Aşırı düzeyde uzmanlaşma, belirli bir tehdide karşı kırılganlık yaratabilir. Örneğin, bir tarım topluluğu yalnızca bir tür ürüne odaklanırsa, bu ürünle ilgili bir hastalık veya zararlı böcek salgını topluluğun tüm geçim kaynağını tehlikeye atabilir. Bu nedenle, çeşitlilik ve polikültür yaklaşımları, dirençli bir tarım sistemine katkıda bulunabilir.
Öğrenme ve Bilgi Aktarımı: Direnç, öğrenme ve bilgi aktarımına dayanır. Yazarlar, yerel halkın geleneksel ekolojik bilgisini, modern bilimle birleştirerek ekosistem yönetiminde daha etkili stratejilerin geliştirilebileceğini belirtirler.
Esnek Yönetim Yaklaşımları: Rijit yönetim yaklaşımları, değişen koşullara hızla adapte olmayı zorlaştırabilir. Yazarlar, adaptif yönetim yaklaşımının, değişen koşullara ve bilgilere yanıt olarak yönetim stratejilerini sürekli olarak güncelleyen, esnek bir yaklaşım olduğunu belirtirler.
Sosyal Ağların Gücü: Sosyal sistemlerde, bireyler arasındaki güçlü bağlantılar ve işbirliği, topluluğun zorluklara karşı daha dirençli hale gelmesine yardımcı olabilir. Örneğin, bir toplulukta bilgi ve kaynakların paylaşımı, zor zamanlarda topluluğun bir bütün olarak toparlanmasını kolaylaştırabilir.
Bir topluluğun veya organizasyonun dayanıklılığını artırması, sadece olağanüstü durumlarda değil, olağan zamanlarda da ekonomik, sosyal ve çevresel avantajlar sağlar. Judith Rodin, bunu Dayanıklılık Getirisi (The Resilience Dividend) olarak adlandırmıştır. Rodin'e göre olağanüstü durumlara hazırlıklı olmak, potansiyel zararları en aza indirerek uzun vadede maliyetleri azaltabilir. Örneğin, sel koruma sistemlerine yatırım yapmak, gelecekteki sel felaketlerinde oluşabilecek maliyetleri önemli ölçüde azaltabilir. Organizasyonlar için dayanıklılık, kriz anlarında işlerini sürdürebilme kabiliyeti demektir. Bu, müşteri güvenini artırır ve potansiyel gelir kayıplarını önler. Dayanıklı organizasyonlar, krizler sırasında faaliyetlerini sürdürebildikleri için rakiplerine göre avantaj kazanabilirler. Dayanıklılık aynı zamanda topluluklar arasında işbirliği ve dayanışma ruhunu teşvik eder. Bu, topluluk üyeleri arasındaki sosyal bağları güçlendirir ve topluluğun genel refahını artırır. Dayanıklılığa odaklanmak, topluluk üyelerini potansiyel risklere karşı bilinçlendirir ve onları bu risklere karşı nasıl hareket edecekleri konusunda eğitir.
Kırılganlığın yükseldiği ve beklenmeyen olayların sıkça karşımıza çıktığı günümüzde, dayanıklılık kavramı giderek daha fazla önem kazanıyor. Ancak dayanıklılık sadece var olanı korumak, dayanmak değil, aynı zamanda değişen şartlara uyum sağlamak, yeni koşullar altında öğrenmek ve gelişmek anlamına gelir. Taleb'in "antifragile" kavramı, bu gelişim perspektifini vurgular: zorluklar karşısında sadece dayanmak değil, bu zorluklardan güçlenmek. Ayrıca, Walker ve Salt'ın vurguladığı gibi, adaptif yönetim, öğrenme, sosyal ağların gücü ve çeşitlilik, dayanıklılığın anahtarıdır. Bu yüzden modern toplumların karşılaştığı zorluklara karşı daha dayanıklı hale gelmesi için bu kavramları derinlemesine anlamamız ve içselleştirmemiz gerekiyor.
Dayanıklılık, yalnızca kriz anlarında değil, her anımızda var olmamızı sağlayan bir kavram olup her bireyin, kurumun ve topluluğunun taşıdığı bir sorumluluktur. Dayanıklılığın, kırılganlığın bir yanıtı olarak sadece reaktif bir kavram olmadığını, aynı zamanda proaktif bir yaklaşım olduğunu anlamak, geleceğe daha umutlu bakmamızı ve hazırlıklı olmamızı sağlar. Dışımızdaki değişimleri kontrol edemiyorsak daha iyi tekneler inşa edebiliriz.
Kaynaklar