


Kolektif Karar Alma Yeteneği: Konsensus
Barış Onur Örs
Modern yaşam bizleri, sıradan bir gün içinde dahi irili ufaklı binlerce seçim yapmaya mecbur bırakmaktadır. Bazen, geceden kurulmuş olan alarmı 10 dakika erteleyip ertelememeye karar vermekle başlar bu seçim. Yataktan kalktıktan sonra, otomatik pilota alsak bile, gün içindeki işlerimizi düşünmeden edemeyiz. Bu işleri kafamızda belli bir sıraya koymamız gerekir; zihnimizde bir simülasyon yaratıp kurduğumuz planın gerçekliğini böylece test ederiz. Bu simülasyonun sonucuna göre ya kafamızdaki sıralamayı değiştirmemiz ya da işlerin bir kısmını erteleme, iptal etme veya hayali listeye yeni bir iş ekleme gibi şıklar arasından birini seçmemiz gerekecektir. Daha günün ilk dakikalarında böylesine zor bir kararla baş başa kalırız. Çünkü bu kararın sonucu, az sonra ne giyeceğimizi ya da bir kahve içip bir şeyler atıştırmaya zamanımızın olup olmadığını belirleyecektir. Dakikalar ilerledikçe bu basit seçim zorunluluğunun üstüne onlarcası eklenir. Belki de telefondaki çok önemli bir mesaja cevap vermemiz gerekmektedir. Ya da dünyamızın kendimizden arta kalan kısımlarıyla bağlantıda kalabilmek adına, evimizi paylaştığımız ailemiz, arkadaşımız veya başka canlılarla zamanlarımızı uyuşturmamız gerekir. En sıradan haliyle bile modern insan bir karar verme aygıtına dönüşmüştür. Verdiği kararların doğruluğu, yanlışlığı ya da sonuçlarından bağımsız olarak, varoluşunu anbean karar vererek sürdürür. Caddenin karşısına az öteden mi geçmeli, ya da köşede yeşil ışığın yanmasını mı beklemeli? Yürümeli mi yoksa bu kez toplu taşımayı mı tercih etmeli? Üstelik sadece içinde bulunduğumuz zamandan mesul değilizdir artık; az önce ve daha önce verdiğimiz kararları sorgulamak, sonuçlarını analiz etmek durumunda kalırız. “Keşke bu kez arabamla çıksaydım yola!” ya da “İyi ki arabayı almamışım, trafik felç!” Ne karar verirsek verelim, yaptığımız her seçimde önümüzde yepyeni olasılıklar belirecektir. Seçenekler karşısında herhangi bir eylemde bulunmamak, varoluşun çetin arenasından dışlanmamız anlamına gelecektir.
Bilişsel kuramcılar, kazanma ve kaybetmeye dayalı kritik tercih durumlarında insan zihninin muhakemeyi bir kenara bırakarak Tip 1 düşünme adı verilen daha pratik ve kısa yollar izlediğini ifade etmiştir. Yoğun düşüncelerin devreye girdiği, karmaşık ve üst düzey kararlarda ise Tip 2 düşünme tarzı geçerli olur. Dikkat ve konsantrasyona dayalı olan bu süreç, daha kurallı, rasyonel, analitik ve bilinçli olarak işler. Bazı durumlarda hızlı ve sezgisel kararlar almak, zamandan ve kaynaklardan tasarruf sağlayabilirken, diğer durumlarda yavaş ve analitik düşünmek daha doğru ve optimize edilmiş kararlar alma imkânı sunar. Gündelik yaşam, bu iki tip düşünme tarzını yerine göre kullandığımız bir esnekliğe sahip olmasına rağmen, modern insan giderek Tip 1 düşünme tarzına itilerek hızlı ve yüzeysel kararlar almaya mecbur bırakılmaktadır. Üstelik bu kararların birçoğu, sonuçları bakımından yaşamsal öneme sahiptir. Kaçırmamamız gereken alışveriş kampanyaları, avantajlı tarifeler, merkezsiz finans ve kripto para borsaları, bitmek bilmeyen iş görüşmeleri, sınav ve seçim sistemleri, referandumlar, dijital alışveriş seçenekleri, online görüşmeler ve sosyal organizasyonlarda artan katılımcılık ya da hayatımızda kritik rol oynayan sonsuz detay... Bütün bunlar insanları çok kısa zaman içerisinde önemli kararlar vermeye mecbur bırakır.
Nobel ödüllü psikolog ve ekonomist olan Daniel Kahneman'a göre, hızlı ve yüzeysel düşünme bilişsel yanılgılara neden olmaktadır. Kahneman, Tversky ile birlikte yaptığı çalışmalarda insanların karar verme süreçlerini etkileyen bazı yanılgıları keşfetmiştir: - Seçimlerimizi, daha önceki bilgi ve referanslarımıza dayanarak yapma eğilimindeyiz (Sabitleme Yanılgısı). - Mevcut inançlarımızı destekleyen bilgilere daha fazla ağırlık veririz (Onaylama Yanılgısı). - Kolayca hatırlayabildiğimiz ve deneyimlediğimiz olaylara daha çok önem veririz (Ulaşılabilirlik Yanılgısı). - Kendi yeteneklerimiz veya bilgilerimiz hakkında gerçekçi olmayan aşırı bir özgüven sergileriz (Aşırı Özgüven Yanılgısı).
Bu bilişsel yanılgılar, karşımıza çıkan seçenekleri objektif olarak değerlendirmemizi engelleyerek, riskli ve çoğunlukla hatalı kararlar almamıza yol açar. Üstelik, yapmış olduğumuz hataları fark etmemizi epey zorlaştırır. Kişisel kararlarımızın yanı sıra, sorumluluğumuz arttıkça yakınlarımız, başkaları ve giderek toplum adına da seçimler yapmak durumunda buluruz kendimizi. Böylece gün içinde vermek zorunda olduğumuz irili ufaklı binlerce karar, hem kendimizin hem de toplumun geleceği üzerinde etkili olur; ya da gerçekte tek başına kayda değer bir etkisi olmasa bile, bütün toplumsal gelişim sorumluluğu bireylere yüklenmiştir bugün. Bu anlamda günümüzdeki atomize olmuş birey, gezegenin geleceğinden kendini sorumlu hissedip derin bir kaygı yüklenirken, aynı zamanda, gittikçe karmaşıklaşan dünyada bocalayarak duyarsızlaşma eğilimi göstermektedir. Bu durum, her şeyden sorumlu olma haliyle hiçbir şeyden sorumlu olmama hali gibi iki zıt duygunun aynı anda yaşanmasına neden olmaktadır.
Böyle bir tablo içinde kolektif karar alma pratikleri yaşamsal önem taşır. Kolektif karar alma, yukarıda bahsedilen bilişsel yanılgılar karşısında daha sağlıklı kararlar alınmasını sağlayabilir. Daha hızlı, refleksif ve duygusal kararlar vermek zorunda kaldığımız veri bombardımanı içinde, kolektif düşünme pratikleri, Tip 1 düşünme tarzından Tip 2 düşünme sürecine geçmemize ya da her iki düşünme sürecini daha dengeli kullanmamıza yardımcı olur. Konsensus ile alınan kararlar, farklı bakış açılarının sürece dahil edilmesiyle, seçeneklerin çoğulcu analizine dayanır ve bu nedenle kararın sorumluluğunu da salt bireylerden alarak topluluğa devretmiş olur. James Surowiecki, "We Are Smarter Than Me" kitabında, kitle zekâsı ve topluluk tabanlı karar verme konularını ele almaktadır. Kitle zekâsının en önemli avantajlarından biri çeşitliliktir. Farklı perspektifler ve bilgi kaynakları, grup içindeki karar sürecini zenginleştirir ve daha kapsamlı çözümlerin bulunmasına katkı sağlar. Ayrıca, Surowiecki topluluk tabanlı kararların, bireysel ön yargıları ve hataları dengeleyebildiğini ve böylece daha objektif sonuçlar üretebildiğini belirtmiştir.
Konsensus, herkesin fikirlerini ifade etme ve dinleme fırsatı bulduğu bir karar verme sürecidir. Grup üyeleri, birlikte çalışma ve ortak hedeflere ulaşma konusunda daha motive olurlar. Konsensus, katılımcıların memnuniyetini artırır ve grup içi ilişkileri güçlendirir. Görüşlerin ifade edilemediği, katılımcıların fikirlerinin yalnızca birer sayıya indirgendiği “oylama” ya da benzer diğer karar verme süreçlerinde ise çoğunluğun azınlığa baskın duruma geldiği, manipülasyona açık ve azınlığın görüşlerinin göz ardı edildiği bir ortam yaratılmış olur. Böyle bir ortamda sayısal gücü elinde bulunduran tarafın ihtiyaç duyduğu şey; karşıt fikirlerin dinlenmesi ya da ele alınan konunun derinlemesine ve herkesin yararına olacak şekilde çözümlenmesi değil, tam aksine avantajını sürdürebilmek için gerekli olan sayıyı elde etmektir. Oylama süreçlerinde bütün fikirler dijitalleşmekte ve dijital veri yığınları birbiriyle sayısal rekabete girerken, bütün bu verilerin asıl kaynağı olan anlam ve düşünce can çekişmektedir. Nihayetinde oylama sonucunda, bireylerin birbirinden beklediği şey, yalnızca “artı bire” karşılık gelmekte olan bir sayıdır. Konsensus yöntemindeyse her şeyin gerisindeki fikre ihtiyaç duyulur ve özü itibariyle bütün topluluğun yararına olacak bir fikir birliği aranır. Oy ile karar verme süreci daha hızlı ve özellikle geniş bir kitle söz konusu olduğunda daha pratik olmasına rağmen, oylama sonucunda tam olarak neye karar verilmiş olduğu şüphelidir.
Günümüzde pek çok alanda olduğu gibi karar alma sorumluluğu da yalnız bireylere yüklenmiştir. Bireyler kendileri ya da toplum adına tercihlerde bulunurken işin içinden çıkamadıklarında onların yerine bu işi yapabilecek mekanizmalar her daim hazır bulunur. Düşüncelerin birer paket halinde servis edildiği, üyelerini yalnızca seçim dönemlerinde hatırlayan siyasi partiler, toplumdaki gerçek konsensusu engelleme ya da karar alma süreçlerini domine etmek üzere kurulmuş, hiç de sivil olmayan sivil toplum kuruluşları ya da yaygın medya aracılığıyla öne çıkarılan rol modeller bu işi üstlenirken; günümüzün atomize olmuş insanı, varlık ile yokluk arasında bir tercihte bulunmaya çalışmaktadır.
Sorunların üstesinden birlikte gelebilmemiz için sorunları birlikte tanımlamamız gerekir. Başkalarının bizim adımıza tanımladığı sorunları çözme yeteneklerimiz ya sınırlı olacak ya da “sorun nerede” diye hep birlikte aranıp dururken gerçek sorunlar bizi bireysel yaşamlarımızın içine daha da hapsedecektir. Gün içinde yaptığımız binlerce tercihten en azından birinde yollarımızı kesiştirmek, sorunlarımızı birlikte tanımlayabilmek için güzel bir başlangıç olabilir. Ya da vermek zorunda olduğumuz yüzlerce karardan en azından birini ortak bir şekilde almaya çalıştığımızda, bu güzel başlangıcın üstüne bir taş daha koymuş oluruz. Ertelemek zorunda olmayacağımız alarmlarımızı hiç değilse bir kez birbirimiz için kurmak, zamanlarımızı kesiştirmenin bir yolu olabilir. Aynı ışıkta beklemek, nereden gitsek diye bazen birlikte karar vermek, tercihlerimizin sonuçlarına birlikte üzülebilmek, üst üste koyduğumuz taşları yavaş yavaş çok sesli bir mimariye dönüştürecektir.
Yine bir seçimle karşı karşıyayız. Bu yazıyı bir cümle daha sürdürmeli mi yoksa hemen şimdi bitirmeli mi? Birlikte karar verelim...