


Barış Onur Örs
Şimdi hep birlikte bir oyun oynayacağız.
Pardon, bunun için zamanımız yok. Yapacak işlerimiz var. Sanki hava kararmış, annemiz sokaktan eve çağırmış gibi. Şimdiyi ver geleceği al, anlaşma böyle. Bu yazının da sonu gelmiş olmalı öyleyse.
Little bird, oh don’t you know?
Your friends flew south many months ago
Your friends flew south many months ago.”
(Davendra Banhart, Wake up, Little Sparrow)
Akşamın soğuk esintisi içimize işliyor. Biraz da terliyiz belki. Biz, evlerine dönmemiş olanlar, oyunumuza devam ettik. Arkadaşlarımız “gelecekte” bir yerde. Onlarla bir daha görüşemedik, çünkü içinde bulunduğumuz “şimdi” hep devam etti. Buradayız, hâlâ bu satırlarda, demek ki oyunumuzu ciddiye alıyoruz.
2007’nin Ocak ayında Washington’da bir metrodayız, Joshua Bell olabilir adımız, elimizde bir violin, binlerce kişi geçiyor önümüzden. Ne kadar çabalasak da, “şimdiyi gelecek ile takas edenlerle” göz göze gelemiyoruz. Aynı mekândayız ama bambaşka zamanlarda yaşıyoruz.
1789’da Fransa’da, saat kulelerine ateş ettik belki de. Elle tutulamayan zamanlarımızı, bölünebilir ve değiş tokuş edilebilir hale getirdikleri için... 1896’da İsviçre Federal Patent Ofisi’nde bir memurken bilimsel araştırmalara gömüldük, iş yerimizde gizlice oyunlar oynadık, oyunumuzu ciddiye alıp fizik anlayışını temelden değiştiren İzafiyet Teorisi’nin temellerini attık. Ya da 1990’da CERN’de çalışırken Web’i tasarladık ve onu “herkesin” yapmak için uğraştık. Tibet’te bir tapınağın taşlı yollarını durmaksızın süpüren bir Zen keşişi de olabilirdik elbette. Ya da küçük dükkânında zamanı unutmuş bir saat tamircisi (Gizli Yüz, Ömer Kavur). Zamanımızı kendi istediğimiz gibi kullandık, serpilip gelişmemizi, her kimsek o olmamızı sağlayan oyunlar oynadık. Oyunumuzu ciddiye aldık.
Zamanımızın kontrolünü elimize aldığımız o günden beri dereler gibi özgürce çağlıyoruz. Kendimiz olmak, biraz da kendi zamanımıza sahip olabilmekle ilgili. Okul (school) kelimesinin kökeni olan skhole Antik Yunan’da “boş zaman” ya da “serbest zaman” anlamına gelirdi. Bu dönemde insanlar felsefe, matematik, edebiyat ve diğer alanlarda bilgi edinmek için kullandıkları zamanı skhole kavramıyla ifade ederdi. Askhole terimi ise meşguliyet, iş ya da zorunluluk anlamına gelirdi; yani kişinin özgürlüğünün kısıtlandığı, düşünsel süreçlere katılamadığı durumları ifade ederdi. Skhole’ye sahip olanlar, Akademi’nin adını aldığı kutsal Akademos bahçelerinde zamanlarını özgürce kullanıp kendilerini geliştirebilirler ve topluma faydalı olabilirlerdi.
18.yüzyılda saatlerin yaygınlaşması ve zamanın daha hassas bir şekilde ölçülmesi, çalışma saatlerinin daha sıkı bir biçimde düzenlenmesine ve kendimize ait olması gereken zamanların elimizden daha fazla kayıp gitmesine yol açtı. Böylece emek gücü üzerindeki baskı artarken emeğin niteliği de değişmiş oldu. Nitelik gerektiren işler, değiş tokuş edilebilir kas gücüne indirgenmişti artık. Kendi zamanlarımıza sahip olduğumuz kutsal akademos bahçelerinden birer birer çekilen bedenlerimiz, yaptıkları işe de yabancılaştı. Aynı zamanda kimliğimizi belirleyen, yeteneklerimiz doğrultusunda yöneldiğimiz, toplumsal bir bağ kurma şekli olan iş; tutkudan arındırılarak yalnızca hayatta kalmamıza yarayan, irademizi tamamen teslim ettiğimiz ve kolayca takas edilebilen asık suratlı bir edime dönüştü. O günden beri pek vaktimiz yok ve annemiz sokaklardan daha sık eve çağırıyor bizi. Ve daha az oyun oynuyoruz.
Linux’un ilk versiyonlarını programladığımızda gece geç saatlere kadar çalışmış, bazen işimizle hiç ilgilenmeyip ilham almak için oyunlar oynamıştık. Bilginin özgürce paylaşımı demek olan “açık kaynak kod” fikrini akademi fikriyle harmanlamış, bugün bir manastıra dönüşen üniversite binalarındansa kendi zamanlarımıza (skhole) sahip olduğumuz binasız akademiler inşa etmeye çabalamıştık. Ya da bir devlet laboratuvarındaki işimizden istifa edip Japonya’da dededen kalma çiftliğimize de yerleşmiş olabilirdik. Orada “doğal tarım” denemelerine adadığımız ömrümüzü birim zamanlara ayırmadan tohum toplarıyla çölleri ağaçlandırma rüyalarına daldık.
Belki de bunların hiçbiri olmadı. O akşam eve döndük ve yapmamız gerekenleri yaptık. Ertesi gün Washington’da metroda karşılaştığımız violin çalan adamı hiç fark etmedik. Saat kulelerine baktık ve birdenbire geleceğin içinde bulduk kendimizi. Şimdiki zamanı dünyanın sonuna geldiğimizde fark ediyoruz.
Toplumsal fayda sağlayan yeniliklerin çoğu dokuz - beş çalışılan ofislerde tasarlanmadı. Kendi zamanları üzerinde söz sahibi olabilenlerin hayal güçlerinde nesiller boyu süren kolektif bir emekle, tutku ve adanmışlıkla vücut buldu. Bu tutkunun merkezinde hiçbir hassas saatin ölçemeyeceği oyuncul bir zamansallık var. Oyunlarımızın kendine has döngülerinden koparıldıkça gözlerimizdeki parıltılar yerini büyük bir sinikliğe bırakıyor.
O halde, hâlâ burada olduğunuza göre, şimdi hep birlikte bir oyun oynayacağız. Bu oyun, iş ve zaman üzerine olacak.